Angela'nın Külleri: İrlanda'nın En Soğuk, En Acı ve En Komik Anlatısı
Bir hayat düşünün, o acıları arasında size içinden dışına mırıldanır ama siz o esnada hüngür hüngür ağlarsınız. Ve devam eder siz kızar veya bak ben bunu böyle yapmayacağım dersiniz ve hayatınıza bir küpe saklarsınız. Ve yine devam eder ve siz kinlenirsiniz, kurtuluş ararsınız ama kader ilerliyordur o esnada. Zamanla göğüs kafesiniz açılır ve siz "ben bu sayfalarda ne yaşadım be" dersiniz.
İşte Frank McCourt'tun Dublin'in yoksul sokaklarında ailesi ile başlayan o dokunulması gereken yaşamı...
Bazı kitaplar vardır ki okuduktan sonra uzun süre içinden çıkamazsın. Angela'nın Külleri (Angela's Ashes) tam da öyle bir kitap. Frank McCourt’un 1996’da yayımlanan, Pulitzer Ödülü almış otobiyografik başyapıtı… Ama “başyapıt” derken sadece edebi anlamda değil; insanı hem ağlatan hem de kahkahalara boğan nadir eserlerden biri.
O bir öğretmen ve yazardı (Frank McCourt - 2009)
Kitap, Frank’in kendi çocukluğunu anlatıyor. 1930’lar ve 40’lar İrlandası, Limerick’in en yoksul sokakları. Baba Malachy alkolik, işsiz, maaşını pub’da harcayan, “İrlanda’nın kurtuluşu” diye nutuklar atan ama evine ekmek getiremeyen bir adam. Anne Angela ise sürekli hamile, sürekli hasta, sürekli çocuklarını doyurmaya çalışan, çaresiz ama pes etmeyen bir kadın. Frank ve kardeşleri ise sırayla açlık, tifüs, difteri ve en kötüsü: kardeşlerini tek tek toprağa verme acısıyla büyüyorlar.
“Babamın içkiyi sevdiğini biliyordum, ama içki de babamı seviyordu.”
Bu cümle bile kitabın ruhunu özetliyor aslında. McCourt trajediyi öyle bir mizahla anlatıyor ki, bazen ağlarken bir anda gülüyorsun. Bir sayfada ailenin farelerle paylaştığı evde nasıl ısınmaya çalıştığını okurken miden kalkıyor, ertesi sayfada Frank’in kilisedeki komik günah çıkarma maceralarına kahkaha atıyorsun. Bu dengeyi kurabilmek inanılmaz bir yetenek.
Dublin SokaklarıEn Çok Aklımda Kalanlar
- Kül metaforu. Angela’nın sigara külünden, şöminedeki külden, ölen bebeklerin küllerine kadar her şeyde bir “kül” var. Hayatın kendisi kül gibi: bir yanı sıcak tutuyor, diğer yanı soğuk ve gri.
- İrlanda Katolikliği eleştirisi. Papazların, öğretmenlerin, dini kuralların çocukları nasıl ezdiğini öyle çıplak anlatıyor ki… Frank’in “Tanrı neden fakirleri daha da fakirleştiriyor?” sorusu içini yakıyor.
- Açlık sahneleri. Gerçekten midenizi kaldırıyor. Çay yaprakları, şeker çalınan anlar, köpeklerle yarışarak yemek bulma çabası… Ve bütün bunlar yaşanmış.
- Frank’in umudu. Bütün o karanlığın içinde, kitapların içine sığınması, Amerika hayali kurması, sonunda oraya geri dönme isteği… İşte o umut, kitabı okunabilir kılıyor.
Neden Herkesin Okuması Gereken Bir Kitap?
Çünkü yoksulluğu romantize etmiyor. Çünkü acıyı abartmıyor ama saklamıyor da. Çünkü bir insanın nasıl olup da bütün o enkazın içinden çıkıp yazar, öğretmen, Pulitzer ödüllü bir yazar olabildiğini gösteriyor.
Bazı okuyucular “çok karamsar” diyor. Haklılar da. Ama bence asıl mesele şu: Frank McCourt bize şunu söylüyor — “Evet, hayat çok zalim olabilir. Ama yine de anlatmaya, gülmeye, hatırlamaya ve en önemlisi devam etmeye değer.”
Eğer henüz okumadıysan, uyarayım: İlk 50 sayfadan sonra kitabı elinden bırakamayacaksın. Ve bitirdiğinde muhtemelen uzun uzun düşüneceksin: “Benim çocukluğum aslında ne kadar zengindi…”
Sen okudun mu Angela'nın Külleri’ni? En çok hangi sahne aklında kaldı, ya da en çok hangi cümle içini acıttı? Yorumlarda buluşalım.
📖 Hoşça kalın,


.jpg)
.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder